KEMİK ERİMESİ (OSTEOPOROZ) HASTALIĞI “DİYE BİR HASTALIK YOKTUR!”
Yazan: Fitoterapist, Aromaterapist ve Etnobotanikçi Mehmet Karataş
Sosyal Medya: Doğadan Doğal Şifalar / Doğayı Dünyayı Tanıyalım
Klasik Kabulleri Sarsmak

Günlük hayatta sıkça duyarız: “Ayşe teyze düşüp kalçasını kırmış, Figen teyze bacağını kırmış…” Yaşlılıkla birlikte kemiklerin zayıfladığı, hormonların azaldığı ve bu yüzden düşmelerin kaçınılmaz olduğu söylenir.
Vücuttaki çimentolarımız bitti, yaşlılık işte…”
Ancak ben bu indirgemeci yaklaşımı kabul etmiyorum ve yıllardır sahada edindiğim gözlemlerimle, fitoterapi ve etnobotanik perspektifiyle sesleniyorum: Önce kemik kırılmadı, kemik zaten direncini kaybettiği için düşüldü!
Bu iddialı çıkışım birçok kişiye ilk başta yabancı gelse de, madalyonun öteki yüzünü çevirdiğimizde karşımıza çıkan tablo çok daha farklıdır. Gelin, klasik tıp ezberlerini bir kenara bırakıp insan fizyolojisinin gerçeklerine, doğanın ve bitkilerin bize fısıldadığı mekanizmalara yakından bakalım.
“Osteoporoz” Gerçekte Nedir?
Tıp literatüründe “Osteoporoz” olarak adlandırılan durum, halk arasında “kemik erimesi” diye bilinir. Kelime anlamı olarak kemiğin tamamen yok olduğunu değil, kemik kütlesinde bir azalma ve mikromimarisinin bozulması sonucu kemiklerin süngerimsi, delikli bir yapıya bürünmesini ifade eder.
Ancak bunu insanlara “kemiğin iç yapısındaki mikromimari bozulması” olarak anlatmak yerine, tek boyutlu bir bakış açısıyla “Kemik erimesi var, al sana kalsiyum hapı ve süt” denilerek geçiştirilir. Klasik tıp, hiçbir fizyolojik süzgeçten geçirmeksizin insanlara bolca süt ve süt ürünü dayatır.
Peki, sütün bu noktada bir kurtarıcı olduğunu söyleyebilir miyiz? Elbette hayır! Eğer süt içmek kemik erimesini önleseydi, bugün dünyada süt ve süt ürünleri tüketiminin en yüksek olduğu toplumlarda kemik erimesi vakalarının tavan yapmaması gerekirdi. Süt içerek bu sorunu çözmeye çalışanların önemli bir kısmının başka kronik rahatsızlıklarla boğuştuğunu, diğer kesimin ise eninde sonunda osteoporozla yüzleştiğini görmekteyiz.
Vücut Bir “Çöp Bidonu” Değildir
Sağlıkta en büyük yanılgılardan biri, insan vücudunun basit bir boru sistemi veya çöp bidonu gibi çalıştırılmasıdır. Mantık şudur: “Kalsiyum eksik mi? O halde dışarıdan bolca kalsiyum verelim, sorun çözülsün.”
Oysa fizyoloji bunun çok ötesindedir. Vücudunuza aldığınız herhangi bir maddenin değeri; o maddenin sindirilip sindirilemeyeceğine, parçalanıp parçalanamayacağına, yardımcı ko-faktörlerin (vitamin ve minerallerin) varlığına ve nihayetinde hücreler tarafından kullanılıp kullanılamayacağına bağlıdır.
Bugün artık bağırsakların sadece bir sindirim borusu olmadığını, bağışıklık ve metabolizma üzerinde kilit roller üstlendiğini biliyoruz. Aynı kural mineraller için de geçerlidir: Gıdalardan ya da takviyelerden aldığınız kalsiyum; eğer vücudunuzda yeterli miktarda Magnezyum, Çinko, B6 ve D Vitamini yoksa ÇÖPTÜR.
İstediğiniz kadar litrelerce süt için, kaşık kaşık yoğurt tüketin; eğer bu mineralleri dengeleyen kofaktörler eksikse hiçbir sonuca ulaşamazsınız. Aksine, yanlış ve dengesiz beslenme vücudun dengesini daha da bozar. Yetersiz alınan magnezyum, çinko, bakır, florid, C, K ve A vitaminleri ya da aşırı tüketilen sodyum, kafein, alkol ve sigara osteoporoz sürecini hızlandıran başlıca etkenlerdir.
Kemik Erimesi Bir Hastalık Değil, Bir Semptomdur
En temel tezim şudur: Kemik erimesi başlı başına bir hastalık değildir.
Aynen baş ağrısı, mide bulantısı veya diş ağrısı gibi vücudun bize gönderdiği bir semptomdur (belirtidir). Vücut size açıkça şunu söylemektedir: “Ben dışarıdan kalsiyum alıyorum ama bu kalsiyumu kullanmamı sağlayacak mekanizmalarım tıkalı; lütfen sesimi duy!”
Bu çığlığı duymak ve süreci tersine çevirmek için atılması gereken üç temel aşama vardır:
1. Magnezyum Seviyesinin Kontrolü ve Optimizasyonu
Kalsiyum metabolizmasının başkentinde magnezyum oturur. Vücudunuzdaki kalsiyumu nereye yönlendireceğinizi magnezyum belirler. Kan tahlillerinde magnezyum değerinizin optimal aralıkta (2.0 – 2.6 mg/dL) olması şarttır. Dahası, magnezyum gün içinde sürekli tüketilmesi gereken bir mineraldir; bu yüzden magnezyumdan zengin doğal besinlerle (yeşil yapraklı sebzeler, kabuklu yemişler vb.) beslenme sürekli desteklenmelidir.
2. D Vitamini Seviyesi ve Süreklilik
İkinci kritik adım D vitaminidir. Kan değerlerinizdeki D vitamini seviyesinin 120 – 150 ng/mL aralığında olması, sadece kalsiyum metabolizmasını düzenlemekle kalmaz; bağışıklık sisteminizin kalkanı olur. Ancak insanlar genellikle bir kez D vitamini baktırıp o değeri sabit zannederler. Oysa D vitamini delik bir kovaya su doldurmaya benzer; bağışıklık sistemi onu sürekli tüketir. Bu nedenle düzenli ve kontrollü bir şekilde takviye edilmelidir.
3. Glikoz (Şeker) Kontrolü
Üçüncü ve belki de en kritik aşama, vücuda giren glukoz miktarını kontrol altına almak ve gereksiz karbonhidratları beslenmeden ayıklamaktır. Kan tahlilinde glukoz değerinin 74 – 106 mg/dL aralığında tutulması hayati önem taşır.
Şeker, vücudun yakıtıdır ancak fazlası hücreleri yıpratır. Üstelik aşırı şeker doğrudan kalsiyuma bağlanarak vücuttan atılır. Çocuklardaki erken diş çürümelerinin temel sebebi de budur; fazla şeker dişlerdeki kalsiyumu sömürür, dişleri kırılganlaştırır ve patojen mikroplar için yuva haline getirir.
Konuyu çok uzatmadan toparlamak gerekirse: Vücutta bir minerali veya vitamini kullanabilmeniz için, onunla sinerji içinde çalışan diğer yapı taşlarını da eksiksiz bulundurmak zorundasınız.
Kemik erimesi, yaşlılığın kaçınılmaz bir kaderi veya bağımsız bir hastalık değil; eksik vitamin ve mineraller, bozulan glukoz dengesi ve yanlış beslenme alışkanlıkları yüzünden ortaya çıkan bir uyarı sinyalidir.
Unutmayın ki, düzenli ve bilinçli egzersizler yapmak kemiklerin “mikromimarisini” yeniden yapılandırmanıza yardımcı olur. Doğanın sunduğu imkanlarla bedenin dilini anlamak, sağlığımızı geri almanın tek ve en güvenli yoludur.
Fitoterapist | Aromaterapist | Sağlıklı Yaşam Koçu | Etnobotanikçi

Sorumluluk Reddi: Bu makale tamamen eğitim ve bilgilendirme amaçlıdır; tıbbi tavsiye, teşhis veya tedavi yerine geçmez. Herhangi bir sağlık protokolüne veya beslenme rejimine başlamadan önce mutlaka uzman bir sağlık profesyoneline danışınız.